Günümüzde “yeni medya” terimini çok sık kullanılmakla birlikte, tam olarak ne olduğu ve neleri kapsadığı konusunda hala soru işaretleri bulunmaktadır. Yeni medya kavramı, 90’lı yıllarda internetin gündelik hayatımıza girmesi ve bilgisayar teknolojilerinin yaygın bir şekilde kullanılması ile birlikte ortaya çıkmış ve bu tarihten sonra da gündelik konuşmalarımızın önemli bir parçası haline gelmiştir. Çok basit bir ifadeyle yeni medya, interneti, tüm dijital teknolojileri, uygulamaları kapsayan ve özellikle bilgisayarlar ve telekomünikasyonun getirdiği olanaklara atıfta bulunan şemsiye bir terimdir.
Gündelik hayatımızın her alanında yaygın olarak kullanılan ve yaşam pratiklerimizi bir şekilde dönüştüren, bilgisayarlar, akıllı telefonlar, İnternet, tabletler, giyilebilir teknolojiler, bu teknolojileri kullanmamıza olanak sağlayan yazılım hizmetleri, sosyal medya ya da internet ortamlarından erişebildiğimiz uygulamalar gibi hayatımıza dahil olan tüm dijital teknolojileri/araçları yeni medya başlığı altında toplamak mümkündür.
Yeni medya teknolojilerinin hem bireysel hayatımıza hem de toplumsallaşma pratiklerimize ayrılmaz bir şekilde dahil olması, onun sivil toplum örgütleri tarafından kullanılmasını da bir zorunluluk haline getirmiştir. Günümüzde tüm sivil toplum örgütleri ya da aktivist grupların bu yeni medya ortamlarını ve araçlarını politik mücadelelerinin gündemine almaları, hedeflenen kişilere ya da kurumlara doğru kanalları kullanarak erişebilmek için oldukça stratejik bir rol oynamaktadır. Ancak bu yeni medya araçlarının etkili ve doğru kullanılması için öncelikle yeni medyanın temel özelliklerinin neler olduğunu bilmek gerekmektedir.
Yeni medya, gazete, radyo, televizyon, sinema gibi geleneksel kitle iletişim araçlarından birçok yönden farklıdır. Ancak, yeni medyanın geleneksel medyadan hangi açılardan farklı olduğunu, yani yeni medyanın bize hangi “yeni”likleri sağladığını anladıktan sonra, bu “yeni”likleri hak mücadelelerinin önemli bir aracı olarak kullanabiliriz. Yeni medyayı gelenekselden farklı kılan temel özellikleri, “dijitallik, etkileşimsellik, multimedya biçemselliği, kullanıcı türevli içerik üretimi, hipermetinsellik, yayılım ve sanallık” olarak sıralamak mümkündür (Binark, 2007, 2009 ve 2011). [1]
1990’larda dijital teknolojinin gelişmesiyle birlikte, bilgilerin büyük çoğunluğu 0 ve 1’den oluşan ikili kodlara dönüştürülmektedir. İki kodlara dönüştürülen tüm veriler dijitalleştirilerek flash bellekler gibi çok küçük depolama alanlarında saklanabilmektedir. Dijitalleşme, çok sayıda bilginin taşınabilir sabit disklerde veya mikro hafıza kartlarında saklanmasına olanak tanımakta ve aynı zamanda kablo ve uydu aracılığıyla bu bilgilerin anında bir yerden başka bir yere aktarımına izin vermektedir. Evinizde bulunan bir kitabı düşünün, dijitalleşme öncesi bu kitap matbaada bir kâğıda basılmış ve fiziki anlamda elle tutulur bir çıktı olarak kütüphanemizde yerini almıştır. Ancak dijitalleşme ile birlikte hepimiz e-kitaplar ile tanıştık. Artık bir çoğumuz bu e-kitapları elle tutulur fiziki alan dışında depolayabilir, dilediğimiz yerden ona saniyeler içinde erişebilir ve sayfalarını çevirmeden tek bir tuşla içerisinde aradığımız bilgiyi anında bulabiliriz. Dijitalleşme sonrası medya içeriklerinin belirli araçlardan bağımsız hale gelmiştir. Yani artık televizyon izlemek için televizyona, gazete okumak için gazetenin kendisine ya da müzik dinlemek için radyoya ihtiyacımız yoktur. Tüm bu aktiviteleri zaman ve mekan sınırına takılmadan, akıllı telefon veya bilgisayar gibi tek bir araçtan ya da farklı araçlardan yapabiliriz.
Dijitalleşme aynı zamanda teknolojik yakınsama olarak adlandırdığımız metin, görsel ya da ses dosyaları gibi farklı bilgi biçimlerinin tek bir sistemde birleştirilmesine de olanak sağlamaktadır. Örneğin, herhangi bir web sitesi hem metin ve görsellerin hem de videolar ve ses dosyalarının bir arada kullanıldığı bir platform sunmaktadır. Bu platformlara laptop, tablet, akıllı telefon gibi taşınabilir bir araç ile dilediğimiz zaman dilediğimiz yerden ulaşarak sadece metin okumak, video izlemek ya da müzik dinlemek için değil, istediğimiz bilgiyi aramak, mesaj göndermek, alışveriş yapmak, konum belirlemek gibi daha pek çok farklı amaçla kullanabiliriz.
Bu anlamda dijitalleşme, yeni medyanın en önemli özelliklerinden biridir. Dijitalleşme, tüm veri ve bilgilerin dijital olarak kodlanmasını, bu veri ve bilgilerin kullanıcılar tarafından kolayca erişilebilir olmasını, saklanmasını ve taşınmasını sağlamaktadır. Dijital medyanın aksine geleneksel medya analogdur, yani üretilen tüm içerikler, fiziki bir alanda ve yine fiziki bir şekilde saklanabilmekte ya da taşınabilmektedir. Örneğin gazeteler, plaklar, kasetlerde saklanan TV Programları ya da filmler analog medya örnekleridir. Dijitalleşme öncesi tüm bu materyaller depo benzeri arşivlerde saklanmakta ve erişim için ilgili mekana gitmek gerekmekteydi. Ancak günümüzde bu materyallerin önemli bir çoğunluğu dijital arşivlere aktarıldı ve kullanıcıların erişimine açıldı.
Yeni medyanın bir diğer önemli özelliği ise etkileşimselliktir. 1990’lı yılların başından beri sık sık tartışılan etkileşimsellik terimi genel olarak, yeni medya kullanıcılarının medya içerikleriyle, birbirleriyle ve teknolojilerin kendisiyle etkileşim kurma biçimlerindeki dönüşümü ifade etmektedir. Gazete, televizyon ve sinema gibi geleneksel medya araçlarındaki tek yönlü etkileşimin aksine, yeni medya ile kullanıcılar hem birbirleriyle hem de teknolojilerle çok yünlü etkileşim kurma olanağına sahiptir. Etkileşimin bu çok yönlü boyutu ise herhangi bir bilgi kaynağına bağımsız olarak erişip ilişki kurabilme, bireysel medya kullanımının yaygınlaşması ve kullanıcıların farklı seçenekler arasında gezinmesini sağlaması açısından, kısacası kullanıcıların daha bağımsız hareket etmesine olanak sunması açısından önemlidir.
Yeni medya biçimleri geleneksel medyadan farklı olarak kullanıcıyı içerik üretimine katmakta ve etkileşimi kolaylaştırmaktadır. Bu durum izleyicinin tanımını ve rolünü de değiştirmiştir. Geleneksel medyanın tek yönlü iletişim biçiminde pasif olan izleyici/seyirci, yeni medya ile daha aktif bir kullanıcı ya da katılımcı olarak tanımlanmaktadır. Artık tanımı ve statüsü değişen izleyici, herhangi bir televizyon ya da radyo programına, yeni medya ortamları aracılığıyla erişebilmekte ve tweet atarak ya da hashtag oluşturarak o programın akışına dahil ya da müdahil olabilmektedir.
Yeni medya ile artan bu etkileşim, bir sosyal medya gönderisini beğenmek, paylaşmak, bir içeriğe yorum yapmak, sohbet etmek gibi basit eylemlerde görülebileceği gibi, kullanıcıların kendi içeriklerini, kanallarını, haber bloglarını, videolarını, tartışma programlarını, kampanyalarını kısacası kendi içeriklerini aktif bir şekilde ürettikleri daha kapsamlı eylemleri de kapsamaktadır. Tam da bu nedenle yeni medya araçlarının sunduğu bu etkileşimsellik özelliği, çevrimiçi ortamlarda içerik üretmek, hedeflenen kişilere ulaşmak, onlarla ortak bir mücadele yürütmek açısından sivil toplum örgütlerinin, özellikle de kendilerine anaakım medya kanallarında yer bulamayan grupların hareket alanlarını genişletmektedir.
Yeni medya ortamlarının dijitallik özelliğinden beslenen önemli özelliklerinden birisi de multimedya biçemselliğidir. Bu özellik temelde ses, metin, imge ve sayısal veri gibi farklı veri türlerinin bir arada bulunduğu ortamı tanımlamak için kullanılmaktadır. Yeni medyanın sağladığı bu “bir aradalık” özelliği, kullanıcıların da içerik üretme sürecine dahil olabilmelerinin yolunu açmaktadır (Binark, 2007:21, 2011:10-11). Kullanıcı türevli içerik üretimi ya da kullanıcılar tarafından üretilen içerikler (user genareted content) olarak adlandırılan bu özellik, kullanıcıların/tüketicilerin aynı zamanda üretici de olduğu bir süreci ifade etmektedir (Hinton ve Hjorth, 2013: 2). Örneğin akıllı telefonlara ya da tabletlere entegre edilmiş kameralar, fotoğraf makineleri ve indirilen çeşitli uygulamalar sayesinde, her kullanıcı kendi içeriğini üreterek, bu içerikleri çeşitli toplumsal paylaşım ağlarında dolaşıma sokabilmektedir. Bu durumda kullanıcı, bir yandan üretilmiş bir içeriği tüketirken, diğer yandan kendisi de aktif bir şekilde içerik üretmekte ve bu içeriği çok sayıda kişi ile paylaşabilmektedir. Aslında sivil toplum örgütlerinin önemli bir konuya dikkat çekmek, seslerini duyurmak, insanların bu konu etrafında örgütlenmesini sağlamak amacıyla ürettikleri ve paylaştıkları pek çok içerik, yeni medyanın sağladığı bu multimedya özellikleri ile olanaklı hale gelmektedir.
Yeni medyanın hipermetinsellik özelliği, internette yer alan farklı metinlerin, içeriklerin birbirleriyle bağını/ilişkisini ifade etmek için kullanılmaktadır. Hepimiz internet ortamlarında gezinirken ya da internette yer alan herhangi bir metni okurken çeşitli kelimelerin tıklanabilir olduğunu görmüşüzdür. Bu tıklanabilir bağlantılar, bizleri o metinde anlatılan konu ile ilgili daha detaylı bilgi alacağımız farklı metinler, videolar, ses kayıtları ya da görsellerin yer aldığı başka bir kaynağa yönlendirmektedir. İşte hipermetinsellik kavramını ifade eden bu köprüler veya bağlantılar, dijital ortamlarda yer alan bir metinden başka bir metne kolayca erişebilmemize ve farklı bilgi kaynakları arasında gezinmemize olanak sunmaktadır.
İnternet, kullanıcılarına sürekli sayfalar arası gezinme olanağı tanımasıyla hipermetinsel bir yapıya sahiptir. Bu hipermetinsellik, geleneksel medyada mümkün olmayan pek çok olanağı da kullanıcılarına sağlamaktadır. Kullanıcılar artık çok sayıda ilgili içeriğe saniyeler içinde erişebilmekte ve kendi bireysel ilgilerine göre bu içerikleri seçebilmektedirler. Çok sayıda bağlantı arasında hareket etmek zaman zaman doğru ya da nitelikli bilgiye erişmeyi zorlaştırsa da yeni medya ortamlarının sunduğu bu hipermetinsellik özelliği, herhangi bir konuda ilgili içeriklere erişmenin ve gerekli bilgileri toplamanın yollarını açması açısından oldukça işlevseldir. Özellikle de sivil toplum örgütleri ve aktivist gruplar için ihtiyaç duyulan bilginin ve bu bilgiler ile bağlantılı diğer kaynakların erişilebilir olması savunuculuk faaliyetlerinin doğru bir şekilde planlanması açısından oldukça önemlidir.
Yeni medya ortamlarının diğer önemli özellikleri de yayılım ve sanallıktır. Yayılım, çevrimiçi ortamlarda herhangi bir metnin, bilginin, verinin, görselin veya videonun çok hızlı bir şekilde dolaşıma girmesini ve yayılmasını ifade etmektedir. Yayılım bir örümcek ağı sistemi olarak tasarlanan internetin yapısını en iyi tanımlayan özelliklerinden biridir. Herhangi bir içerik bu ağ sisteminde saniyeler içinde dolaşıma girerek milyonlarca kullanıcıya erişebilir. Her ne kadar yayılım, geleneksel kitle iletişim araçları için de önemli bir unsur olsa da bunun yeni medyada işleyişi geleneksel medyadan farklıdır. Örneğin radyo, televizyon ya da gazete gibi geleneksel iletişim araçlarında üretilen ve dolaşıma sokulan bir içerik, sadece o aracın başında oturan dinleyici/izleyicilere yayılmaktadır; ancak yeni medya ortamlarındaki içerikler hem anında paylaşılmakta hem de çevrimiçi ağlarda depolanarak farklı zamanlarda yeniden erişilebilir olmaktadır. Herhangi bir sosyal medya postu internet arayüzünde süresiz şekilde kalmakta ve farklı kullanıcılar tarafından farklı zamanlarda yeniden paylaşılarak daha fazla kullanıcıya yayılmaktadır. Yeni medyanın bu yayılım özelliği geleneksel medyada sesini duyuramayan muhalif grupların ve sivil toplum örgütlerinin dikkat çekmek istedikleri konu ya da olayları kısa sürede çok sayıda kişiye ulaştırmalarını sağlaması açısından oldukça önemlidir.
Sanallık ise internetin sağladığı bu çevrimiçi ortamda kullanıcıların hem internet arayüzünün kendisiyle hem de birbirleriyle sanki bir aradaymış gibi iletişim kurması durumunu açıklamaktadır. Sanallık özellikle son dönemlerde çok sık tartışılan konuların başında gelmektedir. Özellikle kripto paraların hayal edilemeyecek kadar değerli hale gelmesi, sanal arsalar ya da eserlerin yüksek meblağlara satılması, sosyal medya platformları ya da uygulamalar aracılığıyla insanların sanal ortamlarda sosyalleşmesi gibi konular gündemimizi oldukça meşgul etmektedir. Yeni medya ortamlarının sunduğu bu sanallık durumu, bir yandan insanların zaman ve mekandan bağımsız olarak örgütlenmelerine olanak tanıması açısından olumlu görülürken, diğer yandan da insanları gerçek eylemlilik halinden uzaklaştırması noktasında eleştirilmektedir.
Sanal Cemaatler
İnternetin yaygınlaşmaya başladığı ve sanallık tartışmalarının daha yeni yeni gündeme geldiği ilk yıllarda Howard Rheingold (1993), internetin sağladığı sanal toplumsal iletişimin, kamusal tartışmaları canlandırma işlevi görecek bir “sanal cemaat (virtual communities)” yaratma potansiyelini vurgulamıştır. Rheingold’a göre İnternetle birlikte, sanal ortamda ortak değerler ve çıkarlar etrafında bir araya gelen insanlar bir tür sanal cemaatler oluşturmakta ve bu cemaatler çeşitli maddi ve manevi iş birliklerinin oluşturulmasına yol açmaktadır. Dolayısıyla, sanal ortamları, bireyleri ve toplumları izole eden bir alan olarak algılayan görüşlerin aksine Rheingold, bu online platformlarda oluşturulan toplulukların, yeni bir sosyalleşme ve dayanışma biçimi olarak olumlu yönlerine atıfta bulunmuştur (Rheingold, 2012: 192).
Barry Wellman ve arkadaşları, sanal cemaatlerin aslında fiziki cemaatlere karşı olmadığını vurgulayarak çevrimiçi topluluklardaki çevrimdışı faktörlerin önemine dikkat çekmişlerdir. Oluşturulan bu sanal cemaatler, aslında bireylerin, kendi çevrimdışı çevrelerinden oluşan, birebir tanıdıkları güçlü bağlantılarıyla başlayarak, daha zayıf bağlantılarına doğru yayılan bir alanı tanımlamaktadır (Castells, 2008: 478). Aslında sanal cemaatler çevrimiçi ortamlarda olduğu kadar çevrimdışı ortamlarda da devam etmektedir. Bu noktada özellikle sivil toplum örgütleri ya da aktivist gruplar tarafından oluşturulan çevrimiçi ağlara ya da topluluklara odaklanmak gerekmektedir. Bu grupların herhangi bir konu etrafında örgütlenmeleri için fiziksel olarak bir araya gelmelerine gerek yoktur artık. Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir ortak mesele etrafında toplanabilir, tartışabilir, örgütlenebilir, kampanya oluşturabilir ve dert edindikleri meseleyi doğru kanallar kullanarak herkese duyurabilirler ya da bu mesele etrafında dünyanın farklı yerlerinde sokaklara dökülerek toplumsal bir hareket başlatabilir ve politik dönüşümlerin yolunu açabilirler.
Ağ toplumu ve ağlaşmış bireysellik
Sanal ortamlarda kurulan böylesi bir ilişkisellik hem bireylerin hem de sivil toplum örgütlerinin çevrimdışı güçlü bağlantılarını devam ettirmesine olanak sağlar. Bu nedenle Wellman (2002), internetin ve sosyal medyanın, insanların toplumsal hayatını yoksullaştıracağı, onları izole bir hayat yaşamaya yönlendireceği yönündeki korkuları yersiz görerek, sanal ortamda kişilerin problemlerine çözüm bulabildikleri ya da destek alabildikleri ağlar geliştirdiklerini vurgulayarak “ağlaşmış bireysellik (networked individualism)” kavramını geliştirmiştir. Ağlaşmış bireysellik, sanal ortamda kişilerin kendi ağlarını, kendi kişisel cemaatlerini kurmasını ve genişletmelerini ifade etmektedir. Aslında ağlaşmış bireysellik, Castells’in (2008) ağ toplumu (networked society) kavramsallaştırmasının bir parçasını oluşturur. Grup temelli bir toplumdan ağlaşmış bir topluma geçişi ifade eden ağ toplumunda insanlar, sınırlı gruplar halinde çalışmak yerine, çeşitli sınırsız ağlar arasında bireyler olarak hareket ederler (Wellman, 2002). Dolayısıyla ağ toplumu ve ağlaşmış bireysellik, bireyin sanal ortamda, bireysel olarak gruplaşma ve sosyalleşme pratiklerini ifade etmektedir. Mekâna bağlı sınırlı sosyalleşme ihtimali olan bireylerin, sınırsız sosyalleşmesine olanak tanınmasını vurgulamaktadır. Bu anlamda yeni medya ortamlarını eşsiz kılan şey, sadece kullanıcıların başkalarıyla etkileşim kurmasına olanak tanıması değil, aynı zamanda onların toplumsal ağlara eklemlenmesini, bu bağlantılarını görünür kılmasını, ortak amaçlar doğrultusunda kolektif hareket etmesini sağlamasıdır.
Yukarıda değindiğimiz tüm bu özellikler yeni medyayı, geleneksel medyadan farklı kılan temelleri oluşturmaktadır; ancak her teknolojilerin kendilerinden öncekilerin bir uzantısı olduğunu ve bu “yeni” teknolojilerin sağladığı iletişim biçimlerinin aslında “eski” iletişim biçimlerinin bir devamı olduğunu da unutmamak gerekmektedir. Her yeni teknoloji, ortaya çıktığı tarihsel dönemde, yeni iletişimsel dönüşümlere yol açmakta ve gündelik pratiklere farklı şekillerde eklemlenmektedir. Ancak, “hem yeni hem de eski medyanın birbirini nasıl barındırdığını ve ortak yaşam biçimlerinde nasıl bir arada var olduğunu” ve bu teknolojilerle kurduğumuz ilişkileri açıklamak da bir o kadar gerekli olmaktadır (Morley, 2006: 29). Bu alanda yapılan bazı çalışmalar, yeni bilgi iletişim teknolojilerinin mevcut olanları tamamen ortadan kaldırmadığını, aksine eski teknolojilerin kullanımının yeniden düzenlendiğini göstermektedirler (Bolter ve Grushin 1999). Örneğin, televizyonun evlerde kullanılmaya başlanmasıyla sinemanın ortadan kalkacağı ya da cep telefonlarından oyun oynanması ile oyun konsollarının işlevsiz hale geleceği varsayımı, “yeni”nin “eski”nin yerine geçeceği anlayışını ifade etmektedir (Haddon ve Green, 2009). Elbette ki her yeni teknoloji bir öncekinin kullanımını azaltmıştır; ancak başka şekillerde bu teknolojiler varlıklarını devam ettirmişlerdir. Dolayısıyla, her yeni teknolojinin bir öncekinin yerini alacağı anlayışından ziyade, her yeni teknolojinin önceki teknolojiler tarafından sunulan teknik olanaklara dayandığını vurgulamak daha doğru olacaktır.
Yeni teknolojiler hem teknik olanaklar açısından hem de kullanım pratikleri açısından geçmiş deneyimler üzerinden inşa edilmişlerdir. Örneğin, blogların eski günlüklerin “yeni” bir versiyonu olduğuna, mesajlaşmanın, sınıf içinde gizlice birbirlerine not göndermenin yeni bir biçimi olduğuna, mesaj göndermenin on dokuzuncu yüzyıl mektup yazma geleneklerini yeniden düzenlediğine ilişkin çalışmalar, “yeni” pratiklerin aslında “eski”nin bir uzantısı olduğunu ileri sürmektedirler. Bu anlayışa göre, yeni teknolojiler, aslında eski teknolojileri dinamik ve devam eden bir süre içinde yeniden düzenlerler. Böyle yaparak aslında üretim aşamasında teknolojilerin tüketimleri de güvence altına alınmaktadır. Başka bir deyişle, teknolojik yenilikler, kullanım geleceğinin güvenli hale getirilmesi için alışılmış formatlara, ikonlara ve simgelere dahil edilerek iyileştirilirler (Morley, 2006: 32). Dolayısıyla her yeni teknolojinin, eski kullanım pratiklerine eklemlenecek şekilde iyileştirildiği söylenebilir.
Aslında “yeni” olanın “eski” olduğu iddiası, gündelik hayatımızda yeni teknolojilerin kullanım pratiklerini tarihsel olarak konumlandırmamıza olanak tanıyan bir bakış açısı da sağlamaktadır. Tam da bu nedenle, yeni medya her zaman eski/geleneksel medya ile karşılaştırılır. Çünkü, yeni medya kullanım pratikleri, aslında insanların tarih boyunca iletişim kurma pratiklerinin farklı bir biçimini gösterirler. Yani her yeni teknolojinin, bir önceki teknolojinin bir uzantısı olarak ve eski iletişim biçimlerini iyileştirerek devam ettirdiği söylenebilir. Sivil toplum örgütleri ve aktivistlerin, yeni medya teknolojilerini savunuculuk faaliyetlerine dahil ederek aynı iletişim yöntemlerini bu ortamlarda da devam ettirebileceklerinin bilincinde olmaları önemlidir.